İtalya’da kariyerinin dördüncü sezonunu sürdüren Türk smaçör Efe Bayram, bu yıl hem kulüp hem de bireysel anlamda özel bir dönemin içinde yer alıyor.
Serie A ekiplerinden Cisterna’da forma giyen milli smaçör, takımın Türk kaptanı olarak sahaya çıkarak önemli bir sorumluluk üstleniyor. Milli takım kariyerinde ise yaşadığı talihsiz sakatlıklar nedeniyle geçtiğimiz yaz düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda yer alamayan başarılı oyuncu ile keyifli bir röportaj gerçekleştirerek zorlu günleri geride bırakma süreci ile liderlik rolünden gelecek yazki FIVB Milletler Ligi ve Avrupa Şampiyonası hedeflerine kadar birçok konuyu konuştuk.
Efe, yeni sezona son üç sezondur olduğu gibi İtalya’da başladın. Öncelikle sezon öncesine gidelim… Türkiye’den de teklif almış mıydın, İtalya’da kalma kararını nasıl verdin?
Dediğiniz gibi bu sene dördüncü sezonuma başlamış bulunuyorum. Açıkçası bu kararı vermek, önceki senelere göre benim için çok daha zor oldu çünkü Türkiye Ligi’nin lig kalitesi, gelen yabancı oyuncular ve milli takımla kazandığımız başarılarla birlikte gerçekten çok ciddi şekilde arttı. Artık üst düzey bir ligden bahsediyoruz ve bunu hem buradaki herkes hem de tüm dünya konuşuyor. Bu yüzden bu sene bu kararı vermek, diğer senelere nazaran daha zordu diyebilirim.
Ancak günün sonunda, daha önceki röportajlarımda da söylediğim gibi; oynayabildiğim ve kalabildiğim sürece burada oynamak istediğimi her zaman dile getirdim. Zaten buraya genç bir yaşta geldim, 19 yaşımdan beri buradayım. Açıkçası kalabildiğim sürece de burada kalmak istiyorum.
Bu kararımda hiçbir pişmanlığım yok. İtalya Ligi, bence dünyanın en güçlü ve en çok takip edilen ligi. Burada oynamak benim için gerçekten büyük bir şans. Bu sene karar vermek biraz daha zor oldu; hem ülke özlemi hem ailemin ve sevdiklerimin özlemi elbette ağır bastı. Ama günün sonunda, dünyanın en güçlü voleybolunun oynandığı ligde kalma kararı benim için kesinlikle daha ağır bastı diyebilirim.
Takımının yükselişine ve İtalyan voleybolundaki her adımına günden güne şahit oluyorsun. Kulübün olanakları ve bu gidişat hakkında neler söylersin?
İtalya Ligi’nin seviyesi hakkında aslında çok fazla bir şey söylemeye gerek yok; bunu siz de biliyorsunuz. Burada gerçekten bambaşka bir seviye var. Bir maçın sonucunu, son düdük çalınmadan ve ilk servis atılmadan asla bilemiyorsunuz. Bu da bir sporcunun gelişimi ve bu oyunu sevmesi açısından bence inanılmaz derecede önemli. Bundan daha değerli ve daha güzel bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Ben de buradaki dördüncü sezonuma girerken, yaşadığım tecrübeler ışığında en beğendiğim yanın bu olduğunu söyleyebilirim. Her maç, her antrenman, her deplasman ayrı bir heyecan, ayrı bir stres ve ayrı bir tecrübe sunuyor. Bu yüzden burayı bu yönüyle gerçekten çok seviyorum. Türkiye’de bu yok demiyorum; ancak burada bunun çok daha farklı ve yoğun yaşandığını düşünüyorum.
Kulübün gidişatı ve motivasyonu hakkında kısaca konuşacak olursam; organizasyon anlamında Türkiye’nin, İtalya Ligi’nden daha iyi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunu diğer yabancı oyunculara sorsanız onların da aynı şeyi söyleyeceğinden eminim. Türkiye’de kulüp organizasyonları ve genel yapı bence daha güçlü. Çünkü orada voleybola gerçekten çok önem veriliyor; organizasyonlar, etkinlikler ve kulüp içi planlamalar bu anlamda çok ileri seviyede.
Ancak işin saha içine geldiğimizde; buradaki voleybol seviyesi, salon kültürü, maç atmosferi ve antrenman disiplini bence daha üst düzey. Bu da İtalya Ligi’ni özel ve farklı kılan en önemli unsurlardan biri.
Bu sezonun senin için çok özel bir yanı var. Türk bir sporcu olarak İtalya’da takım kaptanı olarak sahaya çıkıyorsun. Kaptan olacağını öğrendiğin andan bahsedebilir misin, bu haber sana neler hissettirdi?
Benim için tarif edilmesi gerçekten çok zor, inanılmaz bir duygu. Çok büyük bir heyecan ve aynı zamanda büyük bir gurur. 23 yaşında, dünyanın en iyi liginde mücadele eden bir takımda kaptanlık yapmak benim için gerçekten çok özel ve çok gurur verici.
Geçen sezon transfer dönemi yaklaşırken, burada üç sezon oynamış biri olarak dördüncü sezon için görüşmeler yapılırken bana böyle bir sorumluluk ve böyle bir ihtimalden bahsedilmişti. Bu da açıkçası karar vermemde önemli bir etken oldu. Çünkü 23 yaşında böyle bir göreve layık görülmek, bu sorumluluğu üstlenmek beni hem çok heyecanlandırdı hem de çok mutlu etti.
Elbette bu büyük bir gurur olduğu kadar büyük bir sorumluluk da getiriyor. İnsanların, özellikle saha içinde, beklentilerinin çok daha farklı olduğunu gerçekten hissedebiliyorum. Ancak şu ana kadar her şey gayet iyi gidiyor. Görevi de iyi yaptığımı düşünüyorum. Takım arkadaşlarımla olan iletişimim, kulüple olan ilişkilerim oldukça iyi. Zaten dördüncü sezonum olduğu için kulüp içinde hiçbir iletişim problemi yaşamıyorum.
Bu sürecin bana çok büyük bir tecrübe kattığını ve katmaya da devam ettiğini söyleyebilirim. Eminim ki sezon sonuna kadar bu tecrübeler çok daha artacak.
Takımda İtalyan voleybolunun önemli isimlerinden Filippo Lanza gibi çok tecrübeli oyuncular var. Bu durum kaptanlık sorumluluğunu nasıl etkiliyor, onunla aynı sahada yer alman hakkında neler söylersin?
Filippo Lazza, İtalya voleybolunun ve Dünya voleybolunun gerçekten en efsanevi isimlerinden biri. Olimpiyat Oyunlarında forma giymiş, İtalya’da yıllarca en büyük takımlarda oynamış; Avrupa’da ve dünyada çok önemli bir kariyere sahip. Gerçekten inanılmaz bir karakter.
Buraya geldiğimde açıkçası benim de bazı çekincelerim vardı. 35 yaşında, efsane bir sporcu ve ben 23 yaşında onun önünde takım kaptanlığı yapacağım… Bunun nasıl olacağını ben de düşündüm. Daha önce karşılıklı oynadığımız için bir tanışıklığımız ve muhabbetimiz vardı elbette ancak aynı takımda, aynı pozisyonda oynadığınız birinin önünde kaptan olmak bende doğal olarak bir tedirginlik yaratmıştı.
Fakat buraya geldikten sonra beni gerçekten çok şaşırtan ve mutlu eden bir tabloyla karşılaştım. Onun hâlâ dünyanın en iyi voleybolcularından biri olduğunu anlamak hiç zor olmadı. İnanılmaz çalışkan, çok pozitif bir karakter ve bu görevimde bana fazlasıyla destek oluyor. Geldiğim ilk günden itibaren, takımla ya da kulüple ilgili herhangi bir konuda sürekli fikir veriyor.
Aramızda gerçekten çok güzel bir iletişim var. Onun gibi bir ismin takımımda yer alması ve benim kaptanlığımı bu şekilde desteklemesi benim için çok büyük bir şans. Onunla birlikte oynamak benim için büyük bir onur ve gurur. Aynı sahayı paylaşmaktan gerçekten çok keyif alıyorum.
İtalya’da yalnız değilsin; biz ekran başında sizleri takip ediyoruz. Ve aynı zamanda orada başka Türk oyuncular da var: Efe Mandıracı ve Begüm Kaçmaz. Onlarla iletişimde misin, neler konuşuyorsunuz?
Buraya geldiğim ilk iki sene boyunca hep Adis ile iletişim hâlindeydim. O benden önce de burada olduğu için adeta bir uzman gibiydi. Nereden alışveriş yapılır, ne nerede satılır gibi günlük hayata dair pek çok şeyi hep ona soruyordum.
Geçen sene Efe geldi. Efe geldikten sonra da mutlaka iki haftada bir birbirimizi arıyoruz. Zamanımız olduğunda birlikte oyun oynuyoruz. Efe ile sürekli iletişim hâlindeyiz. Piacenza’da sezona inanılmaz bir başlangıç yaptı, maşallah diyelim. Bu durum beni ayrıca çok mutlu ediyor.
Begüm’le de sezon başında kısa bir iletişimimiz oldu. Transfer olduğunu gördüğümde sosyal medya üzerinden kendisine bir mesaj attım; “Hayırlı olsun, buraya gelmene çok sevindim, herhangi bir ihtiyacın olursa istediğin zaman bana yazabilirsin.” diye. Bu durum benim için de büyük bir gurur ve mutluluk.
Efe ile aramızda yaklaşık 7–8 saatlik bir mesafe var, keşke daha yakın olabilseydik. Begüm’le de 3–4 saatlik bir uzaklık söz konusu ama yine de burada birbirimizi bilmek ve desteklemek çok değerli.
İtalyan voleybolunda taraftarların çok önemli bir yeri var, sizi de maçlarınızda yalnız bırakmıyorlar. Onlarla günlük hayatta veya maçlarda yaşadığın ilginç bir anın oldu mu?
İtalyan voleybolunda taraftar kültürü gerçekten inanılmaz bir seviyede. Hangi salona girerseniz girin, ister deplasman olsun ister kendi sahanız, her zaman müthiş bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. Sahaya çıktığınız anda kendinizi gerçekten bir voleybolcu gibi hissediyorsunuz; o enerjiyi birebir yaşıyorsunuz.
Çok ilginç bir anım olmadı ama yaşadığım yer küçük bir şehir olduğu için herkesin beni tanıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir kafeye ya da yemek yemeye gittiğimde genellikle benden ödeme almıyorlar, mutlaka bir şeyler ikram ediyorlar. Bu durum beni inanılmaz huzurlu ve mutlu hissettiriyor. Sokakta yürürken “capitano” diye seslenenler oluyor. Oturup sohbet ediyoruz, ben de artık herkesi tanıyorum. Bu bağ, insana gerçekten çok güzel duygular yaşatıyor.
Bu anlamda aslında kendi takımdan yola çıkarak ligi de düşündüğünde İtalyan taraftar kültürünü nasıl buluyorsun, en keyif aldığın deplasman hangisi oldu?
İtalyan Ligi’nde taraftar kültürünü gerçekten inanılmaz buluyorum. Çok etkileyici ve ateşleyici bir atmosfere sahipler. Kendi kulübümüzde ise ilk geldiğim yıl çok büyük bir taraftar kitlemiz yoktu. Salonlarımız doluyordu ama ikinci sezondan itibaren, takımın da başarısıyla birlikte çok güzel ve güçlü bir taraftar grubu oluştu. Şu anda oynadığımız her maçta bizi sürekli destekleyen kalabalık bir taraftarımız var.
Deplasmanlar arasında beni en çok etkileyen ve en sevdiğim salon ise kesinlikle Modena. O salona çıkarken yürüdüğümüz koridorda tüylerim diken diken oluyor. Salonun havası gerçekten çok farklı. Bu yüzden benim için en keyif aldığım ve en sevdiğim deplasman Modena diyebilirim.
Antrenman sistemi olarak düşündüğünde Türkiye’deki antrenman ve maç günlerini oradaki bir gününle karşılaştırırsan ne gibi farklılıklar söylersin?
En büyük farklılık olarak maç saatlerini söyleyebilirim. Televizyon yayınları nedeniyle burada en erken maçlarımız genellikle akşam 17.00–18.00 saatlerinde oynanıyor. Bunun dışında 20.30’da oynadığımız çok sayıda maç var. İlk geldiğim sezonda 21.00 hatta 21.30’da oynadığımız karşılaşmalar da olmuştu. Bu durum, günlük programlarda ciddi değişikliklere yol açıyor ve bence en belirgin farklardan biri bu.
Türkiye’de hatırlıyorum, 12.00 ya da 13.00’te maç oynadığımız oluyordu. Saat 13.00’te başlayan bir maç 15.00 gibi bitiyor ve ardından yaklaşık bir buçuk günlük izin veriliyordu. Burada ise neredeyse her maç sabahı mutlaka bir antrenman oluyor. Bunun dışında antrenman temposu da oldukça yoğun. Fitness ve fiziksel çalışmalara Türkiye’ye kıyasla daha fazla önem veriliyor. Çok fazla kuvvet antrenmanı yapıyoruz.
Sporcular kendilerini yorgun hissettiklerinde bile, bu yorgunluğun yenilenme kısmı yine antrenmanla sağlanıyor. En azından mutlaka bir fitness çalışması programa konuyor. Elbette Türkiye’de de bunu yapan takımlar var; benim de oradayken bu şekilde çalıştığım dönemler oldu. Ancak burada genel antrenman sistemi daha yoğun ve idman sayısı daha fazla diyebilirim.
Bir diğer büyük fark ise maç günü de antrenman yapılması. Bu da doğal olarak stres seviyesini artırıyor. Kötü anlamda değil ama maç gününün stresi burada herkes tarafından daha fazla hissediliyor. Maç sabahı yapılan antrenmandan sonra eve gelip öğle yemeğimi yiyorum, ardından mutlaka 1–1,5 saat uyuyorum. Daha sonra takım olarak toplanıp kahve içiyoruz ve ardından salona geçiyoruz.
En güneydeki takımlardan biri olduğumuz için, deplasmanda geç saatlerde oynadığımız maçlardan sonra dönüşlerimiz bazen sabah saatlerini bulabiliyor. Bu durum dört sezondur beni gerçekten zorluyor ve bu yüzden boş günlerim zaman zaman verimsiz geçiyor.
Biraz saha içindeki performansına gelirsek… Bir smaçör olarak servis karşılama ve hücum dengesini nasıl sağlıyorsun?
Bence voleybolun en güzel pozisyonu smaçör. Çünkü hem servis karşılıyorsunuz hem de hücum ediyorsunuz. Sahanın içindeki neredeyse bütün unsurları aynı anda uyguluyorsunuz: hücum, servis, servis karşılama ve savunma. Bu unsurların dengesi ise tamamen oynadığınız takımdaki rolünüze göre değişiyor.
Milli takımda açıkçası %70 hücum yüzdesiyle 20 sayılara çıkan bir profilim yok. Çünkü milli takımda Efe Mandıracı, Adis, Kaan ve orta oyuncularımız gibi hücum gücü çok yüksek isimler var. Onların yanında benim rolüm kesinlikle birincil atakçı olmak değil. Daha çok servis karşılama, iyi servis atma, blokta doğru yer tutma gibi görevler ön planda.
Oynadığım kulüpte ise takım kimyasından dolayı benden hem hücum etmem hem de manşette iyi olmam bekleniyor. Bu dengeyi kurmak smaçör olarak beni çok motive ediyor. Smaçör oynamayı gerçekten çok seviyorum; pozisyonun sunduğu çok yönlülük ve denge bana büyük keyif veriyor.
Bu sezon kulübümdeki rolüm gereği, önceki yıllara göre daha fazla top alıyorum ve dolayısıyla daha fazla sayı üretiyorum. Milli takımda ve kulüpte üstlendiğim rollerin farklı olması, oyuna bakışımı ve gelişimimi de olumlu yönde etkiliyor.
Bu dengeyi sağlama noktasında örnek aldığın isimler var mı?
Kubiak’ı gerçekten çok beğeniyorum. Halkbank’ta da oynamıştı ve benim en beğendiğim voleybolculardan biri. Kendi döneminin efsanesi olduğu gibi, hâlâ da efsane bir isim.
Fiziksel olarak çok büyük bir potansiyele sahip olmasa da; servis karşılama, savunma, servis etkinliği ve hücumda özellikle “ölü” topları değerlendirme konusundaki ustalığı onu benim gözümde çok özel bir oyuncu profili hâline getiriyor. Bu yönleriyle bana her zaman örnek olan bir oyuncu diyebilirim.
Her yıl üzerine koyarak ilerliyorsun. Takım hedeflerini bir kenara bırakırsak bireysel anlamda bu yıl oyununa katmak istediğin, kendimi o yönde de geliştirmem gerektiğini düşünüyorum dediğin yönlerin var mı?
Öncelikle sakatlıksız bir sezon olmasını diliyorum. Sakatlıkların herkesten uzak olduğu, herkesin sağlıklı bir şekilde mücadele edebildiği bir sezon olur umarım.
Bu sezon özellikle mental olarak gelişmek istiyorum. Takım kaptanlığı yapıyorum ve bu konuda kendimi gerçekten çok geliştirmeyi hedefliyorum. Liderlik, sorumluluk bilinci ve takım içi iletişim anlamında ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum ve bu gelişimin devam edeceğine inanıyorum. Kaptanlık görevinin bana mental açıdan çok büyük katkı sağladığını söyleyebilirim. Bu sürecin tamamı benim için ayrı bir heyecan kaynağı.
Voleybolda ise her anlamda gelişmek istiyorum. Her sene olduğu gibi bu sezon da servisimi, manşetimi, savunmamı ve ikinci pasımı daha ileriye taşımayı hedefliyorum. Servisten manşete, manşetten savunmaya, savunmadan ikinci paslara kadar oyunun bütün unsurlarında kendimi geliştirmek istiyorum.
İki sezonun ardından Cisterna’da bir koç değişikliği de yaşandı. Falasca, yerini Morato’ya bıraktı. Koçunla ilişkin nasıl? Onun oyun felsefesi ve senden beklentileri hakkında neler söylersin?
Morato genç bir antrenör. 38 yaşında ve Süper Lig’deki ilk sezonunu geçiriyor. Buraya geldiğim ilk günden itibaren benimle sürekli iletişim hâlinde. Hem sporcu–antrenör ilişkisi hem de kaptan–antrenör ilişkisi açısından bana gerçekten çok yardımcı oluyor. Bana çok şey öğretiyor.
Göreve geldiği ilk haftadan itibaren benden beklentilerini net bir şekilde ifade etti. “Bu takımda ve bu ligde tecrübeli bir oyuncusun, tecrübeli bir kimliğe sahipsin. Bu yüzden bunu sahaya ve takıma yansıtmanı, öğretmeni istiyorum.” dedi. Voleybol üzerine detaylı şekilde konuştuk ve benden neler beklediğini açıkça anlattı.
Başarıya çok aç bir antrenör. En önemlisi de çok enerjik biri. Maçlarda ve antrenmanlarda ondan enerji aldığımı hissediyorum; bu da beni sürekli diri ve motive tutuyor. Böyle bir antrenörle çalıştığım için gerçekten çok mutluyum.
Milli takıma dönelim istiyorum. Bu yaz yaşanan koç değişikliğini nasıl yorumlarsın, Slobodan Kovac ile çok kısa çalışma fırsatın oldu ama o süreçte senin için dikkat çeken noktalar neler olmuştu?
Milli takım sezonu benim için bu yaz açıkçası çok iyi geçmedi. Oldukça şanssız bir süreç yaşadım. Kampların büyük bir bölümünde yer almama rağmen, turnuvalarda yaşadığım sakatlıklar nedeniyle sahalardan uzak kalmak zorunda kaldım.
Kovac ile daha önce Halkbank’ta antrenman yapmıştık ve birbirimizi tanıyorduk. O dönem 14 yaşındaydım, kendisi A Takım’ın başındaydı. Sezon başında onunla 4–5 antrenman yapma şansı bulmuştum. Beni önceden tanıyor olması, bu süreçte benim için önemli bir avantaj oldu.
Kovac’ın hem oyunculuk hem de antrenörlük kariyeri ortada. Üst düzey, elit bir antrenör. Milli Takım’a ne kadar büyük katkı sağladığını zaten herkes görüyor. Tedavi sürecimde de takımdan kopmamamı istedi; toplantılara katılmamı, takımın içinde olmamı özellikle önemseyerek süreci yakından takip etti. Bu yaklaşımı mental olarak beni çok güçlendirdi.
Hazırlık turnuvalarında forma giyme şansı buldum ve bu süreçte bana her anlamda destek oldu. Bana çok iyi bir motivasyon sağladı. Filipinler’de bu kez diğer bileğimden bir sakatlık yaşadım ve buna gerçekten çok üzüldü. Orada da yine yanımda oldu ve desteğini hissettirdi.
Şu anda da İtalya’da beni yakından takip ediyor ve sürekli iletişim hâlindeyiz. Umarım milli takımda sağlıklı, başarılı ve uzun yıllar birlikte çalışma şansımız olur.
Dünya Şampiyonası’nda talihsiz sakatlığın nedeniyle yer alamamıştın. O an, Türkiye’ye dönüş anlarında ve karşılaşmaları ekrandan izlerken neler hissettin?
Benim için gerçekten çok zor bir süreçti. İki talihsiz sakatlık yaşadım; iki ayrı bilekten. Birinden zar zor iyileşip Dünya Şampiyonası’na gittim ve maçlardan sadece iki gün önce, antrenmanlarda tekrar sakatlandım. Hayatımın en zor anlarından bazılarını yaşadım.
Bu süreç fizikselden çok mental olarak yıpratıcıydı. Kendime “Ben ne yapıyorum, neden voleybol oynuyorum?” dediğim bir noktaya kadar geldim. Ailem ve sevdiklerim benim için çok endişelendi. Hiçbir şey yapmak istemediğim, yaşananları kabullenmekte zorlandığım bir dönem oldu. Açıkçası unutmak istediğim, unutmaya çalıştığım bir süreçti.
İlk iki maçı sahanın kenarından izledim. Takımla birlikte kalmak istedim, onlar da bunu istedi. Ancak saha dışından izlemek, saha içinde olmaktan çok daha zor. Sahadayken o heyecanı oyunla ve takım arkadaşlarınla atabiliyorsun; ama dışarıdan izlerken bir pozisyonda “Ben orada olsaydım takıma yardım edebilirdim” diyorsun. Bir sayı oluyor, kutlamaya gitmek istiyorsun ama gidemiyorsun.
Çok fazla konuşmak istediğim bir süreç değil. Umarım bir daha asla yaşanmaz.
Önümüzdeki yaz tarihimizin en iyi Avrupa Şampiyonası derecesine sahip olma şansımızın olduğu bir EuroVolley bizi bekliyor. Gelecekten milli takım formasıyla beklentilerin neler?
Önümüzdeki milli takım sezonunun başlamasını en büyük heyecanla bekleyen kişilerden biri kesinlikle benim. Elbette tüm takım arkadaşlarım da çok heyecanlıdır ancak onlar en azından sahada oynama şansı buldu. Benim ise hevesim kursağımda kaldı.
Tabii ki hem milletimizin hem de bizim kendimizden çok büyük beklentileri var. Kendimizden beklentimiz oldukça yüksek. Geride kalan yaz gerçekten inanılmazdı ve çok güçlü bir kapanış yaptık. Dünya Şampiyonası’ndaki performansımız, VNL’de yükselen grafiğimiz; bazı konularda kendimize daha fazla inanmamızı ve birbirimize daha sıkı kenetlenmemizi sağladı.
Dünya Şampiyonası’na gitmeden önce takım olarak yaptığımız toplantı çok özel ve çok anlamlıydı. Ardından gelen sonuçlar ise bence gerçekten çok büyük bir başarıydı. Erkek voleybolu adına tarihe geçtik. Ama bu takımın çok daha iyisini yapabileceğine inanıyorum. Zaten buna inandığımız için önümüzdeki yazın çok daha güzel geçeceğini düşünüyorum.
Bu yaz, potansiyelimizin en çok farkına vardığımız dönem oldu; takım olarak, millet olarak ve camia olarak. Umarım milli takım sezonu bir an önce başlar.
Voleybolcular günümüzde yurt dışındaki liglerde forma giyme isteklerini sıkça dile getiriyorlar, böyle bir karar almak isteyen ancak çekinceleri bulunan isimlere neler tavsiye edersin, sence bu adımı atmak onlara neler kazandırır?
Bu adımı atmak kesinlikle kolay bir karar değil. Konfor alanının dışına çıkmak, kendi sorumluluklarını üstlenmek, başka bir ülkede yaşamak; farklı bir kültür, farklı bir lig, farklı bir seviye ve farklı bir dil… Tüm bunlar insanı hem kişisel olarak hem de profesyonel anlamda çok geliştiriyor. Size bambaşka bir sorumluluk bilinci kazandırıyor. Ben bunu kesinlikle böyle düşünüyorum.
Dört sene önceki ben ile şimdiki ben arasında, hem voleybol içinde hem de voleybol dışında, uzaktan yakından bir benzerlik yok. Bu kararı almak gerçekten zor oldu, ben de bu süreçte çok zorlandım. Ancak bu kararı almamdaki en büyük neden kesinlikle voleyboldu. “Dünyanın en iyi ligi İtalya’dan teklif var, ben İtalya’ya gidebilirim.” dedim ve bu yönde ilerledim.
Bu kararımdan hiç pişman değilim. Bu, voleybola başladığım günden beri kurduğum ilk ve en büyük hedeflerimden biriydi. Böyle bir hayali olan herkesin mutlaka konfor alanının dışına çıkması gerektiğine inanıyorum. Pişman olmayacaklar. Türkiye’ye her zaman dönebiliriz; sonuçta Türk’üz. Bence böyle bir şans ellerine geçtiğinde mutlaka değerlendirmeliler.
Öyleyse biraz da kariyerinin önümüzdeki dönemine değinelim istiyorum. İlerleyen yıllar için Türkiye’ye dönme gibi bir düşüncen veya Efeler Ligi’ne dönersem şu takımla dönmek isterim dediğin bir takım var mı?
İlerleyen dönemlerde elbette ülkeme dönmek isterim. Ülkemi ve evimi özlüyorum; bir gün mutlaka döneceğim. Bunun bu sene mi olur, üç sene sonra mı olur açıkçası ben de bilmiyorum…
Burada da gerçekten çok mutluyum. Dediğim gibi, kalabildiğim ve oynayabildiğim sürece burada kalmak istiyorum. Ülkemi ne kadar çok sevdiğimi ve özlediğimi söylemeden geçemem ama ne zaman döneceğimi inanın ben de bilmiyorum.
Peki kariyerinin ilerleyen dönemlerinde birlikte oynamak istediğin oyuncular kimler?
Christenson (Micah), pasörlüğüyle gerçekten çok keyif veren bir kariyere sahip. Hem karşılıklı oynadığımız maçlarda hem de izlediğim zamanlarda bunu net şekilde hissediyorsunuz. Sahada oyunu yönetme biçimi, pas çeşitliliği ve yaratıcılığı çok etkileyici.
Aynı zamanda çok pozitif bir karakter. Onunla aynı takımda oynamayı gerçekten çok isterdim.
Kısa Kısa
İtalya’da Türkiye’ye dair en çok özlediğin üç şey?
Kahvaltı, çay, anne yemekleri.
İtalya’da gezip en çok hayran kaldığın yer?
Roma.
Rakip olarak oynarken en çok zorlandığın oyuncu?
Şu sıralar Simone Gianelli diyebilirim. Hem pasör olarak hem blokta beni çok zorlayan inanılmaz bir oyuncu.
Voleybol dışında en çok takip ettiğin branş ve favori sporcun?
Futbolu çok takip ediyorum ama çok klişe bir cevap olduğu için bir diğer severek takip ettiğim spor dalından bahsedeyim, UFC. Kesinlikle şiddet yanlısı biri değilim, favori sporcum da şu sıraların parlayan dövüşçüsü İlia Topuria.
10 yaşındaki Efe’ye vermek istediğin bir öğüt?
“Yaşanan, yaşanacak olumlu olumsuz her şeyi çok fazla kafana takmamalısın.” derdim.
Senin de içerisinde yer aldığın bir Rüya Takım?
Micah Christenson – Matthew Anderson
Alessandro Michieletto – Giba (Gilberto De Godoy Filho)
Jakub Kochanowski – Robertlandy Simon
Jenia Grebennikov (L)
Kendimi de antrenör yapıyorum. 🙂

